26 Şubat 2014 Çarşamba

MESELE; Üzüldüğüm konular


    Kendi sayfamdan ben sadece sevdiğimi, beğendiğimi paylaştım. Hiç kimsenin kişilik haklarına saldırıda bulunmadım. Sevmediğimi sevmiyorum diye lanse etmedim. Bu yüzden; yukarıda yazdıklarıma istinaden yapmadığımı yapanları eleştiri hakkım var demektir.

- Montaj olduğuna kendilerinin de inandığı ama insanları inandırmak için Sayın Başbakanın ses kayıtlarını yayınlayanlar var. Bu zatlara üzülüyorum. Dinlediyseniz kaydı, adam ''dinleniyoruz'' diyor. Dinlendiğini bildiği halde, oğlunun yanına birisini göndermeyi akıl edemiyor öylemi ? Montaja kadar düştüyseniz adamın bir açığı yok demektir. Bu da onu daha çok sevmemiz için sebeptir.
- Kurdukları dinleme örgütünün adını ''SELAM'' koymuşlar. Buna çok üzüldüm. İstirham ediyorum adını değiştirsinler. Selamın uhrevi bir durumu var, zedelenmesin. Merhaba filan koysunlar.
-Montaj ses kaydı ile elde edilmek istenen sadece 30 mart seçimlerinde partiyi dolayısıyla Sayın Başbakanı yıpratmak değildir. Peki nedir ? İşte bunu göremeyen ve veya gören parti teorisyenlerine üzülüyorum. Bu montaj ve şantaj ses kaydı ile partiden istifa ettirmek istedikleri milletvekili ve belediye başkanları üzerindeki etkilerini görmek istiyorlar.
-Neymiş Kayseri'nin özel bir yapısı varmış, bu yüzden cemaatin yaptıklarına Kayseri'den yüksek sesli itiraz gelmiyormuş. İşte buna çok üzülüyorum. Siyasi eğilimini benimsediğin bir partinin genel başkanı bu istiklal savaşıdır diyecek ama Kayseri özel yapısı gereği siyasi düstur üzerine hareket etmeyecek. Kabul etmiyorum, edemiyorum. Muhakkak ki amacım cemaat ile ilişkiler kopsun ve cemaate zararım dokunsun değil. Böyle düşünenlerde vebalim kalır. Ancak cemaatin içerisinde bulunmak istediği durum maalesef ülkenin sıhhatli gelişimi açısından uygun değil. Beni tedirgin eden durumsa bu cemaate mensup hatta önde gelenlerinin Kayseri'de parti yöneticisi durumunda olmalarıdır. İlginç gelen konuda şudur ki, cemaat, milletvekili düzeyinde ki müntesiplerine istifa için baskı yaparken, il düzeyinde yönetici olanlarına da görevde kalmaları yönünde telkinde bulunmalarıdır. Sebebi gayet açıktır ki burada ki erki, yönetimsel manevraları hala elinde bulundurmak istemeleridir.
-Sadece eleştiri üzerine hayatını idame ettiren arkadaşlar var. Bunlara ve dolayısıyla yaptıklarına üzülüyorum. Eleştirinin öyle enterasan bir özelliği vardır ki pek kimse farkında değil. Eleştiriyi yapınca sanki doğruyu biliyormuşsun gibi oluyor. İşte üzüldüğüm nokta bu bilmiyor ya aslında. Takındığı tutum ve bundan paylanma isteği var, ürettiği hiç bir şey yok bu zatı muhteremlerin.
-İki arada bir derede kalanlara çok üzülüyorum. Bu ara o kadar var ki anlatamam. Bir yandan iktidarın nimetlerinden faydalanmak istiyorlar(maddi değil, güç ve erk açısından tatmin olarak) ama dünya görüşleriyle taban tabana zıt bir durumla karşı karşıyalar. Kolay değil vallahi işleri. Bir eli gidiyor, diğer eli ... yeme otur diyor. Oysa TARAF olmak ne güzel.

24 Şubat 2014 Pazartesi

MESELE; Seviye



MESELE; SEVİYE

Bu hafta dolmakalem tercihimiz PELİKAN level 5. burada ki level (seviye anlamında), defterde ise CLAİREFONTAİNE marka çizgili defter kulandık. Bu ana kadar yazdıklarım, kalem sevgisi ve onunla değer bulan defter ilgisi... idi. Bundan sonra yazacaklarımsa güncel hayatla ilgili olacak.
Kaybettikleri şeyler olmuştur insanın her daim. Ben ne kaybettiğim mücevherleri, ne de kaybettiğim kalemleri, önemsedim. Yadigar kalanları da kaybetmeyecek özende sakladım. Her vakit(dikkat ettiyseniz zaman demiyorum) yanımda taşıdığım yadigarlarsa, aklımdaki mıh gibiydiler. İnsanın kaybettiklerinden bahsediyordum, kaybettiğime üzüldüklerimin en fecisi, dost kaybı olmuştur. Olayı kişiselleştirmeden şöyle geçiş yapalım, (kişiselleştirmek isteyenler çoğul kelimeleri tekile çevirsin) işte sorunumuz da burada, artık dost kaybı demeyelim, bizim varsaydıklarımız imiş, dost bildiklerimiz. Meğer alınganlıklarımızın şiddetiyle, kahırlarımızdan dolayı bizi suçlamaları da kendilerinin ihanetini örtmek içinmiş. Anladık eyvallah.
Neden pelikan marka dolmakalem ile dost kaybı eşleşmesi yaptım. Pelikanı çok sevmeme rağmen, (çeşit, uç, yenilik, malzeme, vb), dolmakalem piyasasında, hiç bir zaman bir numara olamamıştır. Kaybedilmeyi yeğleyen dostlarımız gibi. Peki neden bu defter, çünkü dünyanın en güzel kağıtları, en pürüzsüz, en mürekkebi dağıtmayan olduğu için. Kaybedilmiş olsa da dostluklarımız böyleydi de o yüzden. Ama çizgili, çizilmiş olanını tercih ettim.
Oysa biz oruç tuttuklarımızla bayram etmeyi severdik. Oysa biz neden kaybolduğuna değil, niçin kaybolmuş olabileceğini düşünürdük mücevherlerin. Sandukamıza çivi çakarmış oysa biz sandukamızı omzunda taşır zannetmiştik. Olmasın kalabalıklar, bağrışlar, çağırışlar, bize dört yiğit adam yeter demiştik defnimiz için. Sırada ki şarkı;
hüzünlü dostlara gelsin.

20 Şubat 2014 Perşembe

MESELE; Sessizliğimizin Gücü




MESELE; Sessizliğimizin Gücü

Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD'de fırtına kopmasına neden olabilir. (butterfly effect). Bunu güzel bir senaryo ile sinema filmi haline de getirdiler.
Peki insanların içerisinde ...ki haklı sessizliklerini, vicdanların sesini, tek bizim o da acaba geçiştiriyor muyuz diye fısıltı halindeki dualarımızın etkisini düşünebiliyor musunuz ?.
Ya her gün kırk sefer içimizden okuduğumuz Fatiha suresine hafif de olsa dışımızdan dediğimiz AMİN'lerimizin gücü...
Kimse yok iken ya da varken, Kıbleye dönüp, diz çöküp, sol elimi adete tabak vazifesi şeklinde yere paralel tutarak, içerisine zahiri kalbimi koyduğum, hiç oynatmadan gönlümdekiler dökülmesin diye, işte bu benim kalbim, gönlüm, yüreğim dediğim, affına sığınarak hudutsuzca ve sesli dualarımızın gücü...
Oruç tuttuklarımızla inşallah yapacağımız bayram sabahının saba makamındaki ezanın gücü...
Ya dostlarımızla kucaklaştığımızda, onun sırtını sıvazlarken kulağına fısıldadığımız salavatı şerif'in gücü...
Kelebeğin kanat çırpınışında zikrettiğine de, dualarımızın kabul buyrulacağına da sonsuz bir itikatla inanıyorum. Katkılarımın ancak onlara dua etmek olduğu, asil olmayan yetinmemin verdiği mahcubiyetle, Suriye, Filistin, D.türkistan, Arakan, Mısır halkları kendileri helal etse de öbür tarafta sorulacakların cevabını bu dünya da bulamamanın derin acısının, vücudumda sebep olduğu titremenin gücü..
Dualarımızın gücü ve sabırla beklediğiniz sonucu sizlerle olsun...

19 Şubat 2014 Çarşamba

Mesele, GÜVEN




Mesele ; GÜVEN

Geçen gün bir reklam filmi izledim, çok beğendim. Mehmet Günsür, nam-ı diğer ŞEHZADE MUSTAFA modern motorsikleti ile Anadolu'yu gezen vatandaş rolünde. Motorsikletiyle bir köyden geçerken ördeklerin yoldan çekilmesini bekliyor. Kenarda oturan üç ninemizin de bu çok hoşuna gidiyor. Ardahan'da oturan torununa ördüğü ASTRONOT kıyafetini ulaştırması için Şehzade Mustafa'ya veriyor. Diğer iki nine yeni tanıştığı halde, torunun yaş gününe ördüğü astronot kıyafetini nasıl götürmesi için Ona güvenebildiğini soruyorlar. Ninemin cevabı çok güzel : Ördeklerin geçmesini bekledi ya... İnsanlara güvenmek istedikten sonra bahaneler üretmek çok güzel... BU TOPRAKLARDA İNSANIN İNSANA GÜVENİ HİÇ BİTMESİN...(inşallah)


13 Şubat 2014 Perşembe

MESELE; Özleyince



Bu da babasını öbür dünyaya uğurlayanlara gelsin.
 
 

MESELE; Fenerbahçe ile ofsayta düşürme planı



BU BİR GALATASARAYLININ FENERBAHÇE YAZISIDIR.

Öncelikle şunu söylemem lazım, ben fanatiklik derecesinde Galatasaray taraftarıyım. Galatasaray sevgim babamdan dolayı başlamıştır. Benden de çocuklarıma geçmiştir. İnşallah çocuklarımdan da torunlarıma geçecektir. O derece yani.
Bildiğimiz üzere ülkemizin güzide takımlarından Fenerbahçe’nin birkaç yıldır yüz yüze kaldığı bir şike operasyonu söz k...onusu. Bu konuyla ilgili Fenerbahçe’nin kabullenmeyişi ve yine güzide bir kulübümüz olan Trabzonspor’un da itirazları var. Hatta bu işin bir yerlerinde bence en organize taraftar gurubuna sahip sevgili Beşiktaş’ın da adı geçiyor. Hatta İstanbul BB Spor, Sivas Spor ve benim aklıma gelmeyen birçok kulübünde. Benim ilk itirazım burada başlıyor. Hiçbir kulüp şike yapmak isteyen başkan veya futbolcusundan dolayı suçlanmamalı. Bunun şahsım için açıklaması da; futbol takımından bir topçunun yapmış olduğu haksız teminden dolayı diğer on kişinin hakkının yenmesine ben seyirci kalamam. Ya da futbol takımının başkanın bir haksız girişiminden dolayı sahada terleyerek parasını kazanan arkadaşların hakkını yiyemem. Yani konu şahıslarla ilgilidir ta ki hep beraber bu haksızlığın içinde yer almamışlarsa. Ki ben insanlara hala güvenini yitirmek istemeyen biri olarak illa içlerinde namuslu insanların olduğuna inanıyorum. Birisinin suçlu olduğu konu da diğerlerinin hak ihlaline uğraması pek acı benim için. Bir Galatasaraylı olarak benim burada hak dağıtmak ya da adaletin tecellisine fayda sağlamak gibi bir görevim ve haddim de yok.
Bu olaylar;
-Şahıslarla ilgilidir, takımları bağlamamalıdır. Topyekün şikenin içinde oldukları ispat edilmelidir takımların suçluluğu için. Bir başkan aldığı teşvik parası için futbolcularına bu maçı kaybedeceksiniz mi diyecek. Hadi biri kabul etti itiraz eden olmayacak mı?
- Örgüt kurma vb gibi suçlamalar enteresandır. Yargılama, kurulması icap eden Spor mahkemelerinde olmalıdır. Silah, tehdit yoksa nasıl örgüt olur.
- Bütün sonuçlar para ve kişisel hak mahrumiyeti şeklinde olmalıdır düşünceleriyle değerlendirilmelidir.
Tabi yazdıklarımla Fenerbehçe’ye destek Trabzon Spor a köstek gibi oldu farkındayım. Şahısların üzerinden ekipleri karalamakta benim içime sinmiyor ne yapayım. Yıllarca amatör kümede futbol oynayan birisi olarak emeklerinin birkaç ekmeğine ihanet eden yüzünden namuslu insanların ekmeğinin kirlenmeyeceğine inanıyorum aslında o kadar. Profesyonel futbol takımlarından hiçbiri bu konu da masum değildir. Geçmişinde bu tarz olaylar mevcuttur. Galatasaray’ın da yıllar önce de olsa bir Ankaragücü maçı vardır mesela enteresan. Kısaca ‘’ masum değiliz hiçbirimiz’’.
Beni ilgilendirilen siyaset mühendisliği ile futbol takımlarını ve taraftarlarını devlet vesayetinin dışında bir yapının oligarkı yapma ve içine çekme çabasıdır. Başarılı olmuşlar mıdır? Eğer bu konuda önlem almaz ise iktidar, farkında değilse bu çalışmaların ya da farkında da ağırdan alıyorsa, az veya çok başarılı olurlar.
Kafamı kurcalayan birkaç şeyden bahsetmek istiyorum. Bu siyaset mühendisliğine soyunan arkadaşlar bu işi aslında Galatasaray’ın Türk Telekom Arena stadının açılışında başlattılar bu icraatları.
Sayın Başbakan’ı yuhalamıştı Galatasaray taraftarları. İşte o zamanlara gider bence cemaat iktidar partisi uyuşmazlıkları. Galatasaray Başkanı o zaman Adnan Polat idi. Galatasaray taraftarlarının protestosundan sonra Sayın Başbakan stadı terk etmiş, bence bu olayla ilgili olarak da Adnan Polat kısa sayılabilecek bir süre sonra görevi bırakmıştı. Bugün İstanbul’dan belediye başkan adayı olan Mustafa Sarıgül’ün oğlu Emir Sarıgül’ün nerede ise ben beni bildim bileli Galatasaray yönetim kurulunda olması ya da olma isteği ilginç değil midir? Bu siyaset mühendisliğinin Galatasaray kısmı.
Malum ülkemiz bir ‘’Gezi Olayları’’ badiresi atlattı. Önce çevre duyarlılığı sonra ‘’olay birkaç ağaç değil. Sen hala anlamadın mı?’’ ya varan bir süreçti. Yapılan her rekonstrüksiyona karşı biri olarak iktidarın Abdülhamid Han’a uzanan ve Abdülhamid Han’ın destek birliği olan kışlayı yeniden yapma fikrini kendilerine göre haklı ama mimarlık bilimi açısından haksız bulduğumu da belirtmek isterim. Neyse gezi olayları bitti ama aklımda ve bilmem fark ettiniz mi akıllarımızda hep, Beşiktaş taraftar kitlesinin bir parçası olan logosunu hiç sevmediğim ‘’Çarşı’’ gurubu kaldı. Futbolun çekiciliği ve bazen zihinleri uyuşturan dayanılmaz ağırlığı toplumsal ayaklanma girişiminin bir parçası yapılmaya çalışılmıştı. O süreçte destek veren oteller, kumanyaların geldiği yerler ve servis sağlayıcıları teker teker saymamız malumun tekrar ilanı olur. Bu siyaset mühendisliğinin Beşiktaş kısmı.
Bugün Fenerbahçe taraftarının büyük çoğunluğu, nerede ise hepsi gelinen durumda, kendilerine haksızlık yapıldığını savunuyor. Bence de haklılar. Neden mi?
-Türkiye’deki yargı sonucunu beklemeden karar veren bir UEFA var ve bu yüzden Avrupa kupalarına 2 yıl katılamayacak bir takımları olduğu için. Yargıtay daha kararını geçen pazartesi verdi.
-Kendi takımlarının genel kurulunda seçilmiş bir başkan ve yönetim kurulları var. Ama genel kurullarının üzerinde ve iradelerinin üzerine oynanan bir vesayet girişimi olduğunu ve bunun sonucunda mevcut durumda olduklarına inanıyorlar. Cemaati dolayısıyla iktidarı suçluyorlar. Bir iktidar partisi mensubu olarak nasıl vesayetten yakınıyorsam Fenerbahçelilere de o nispette kulak vermeliyiz.
-Bu süreçte en mağdur olan ve tekrardan hapse girmesi muhtemel bir başkanları var. İşlenen bir suç varsa sadece başkanlarının bundan mesul olması kadar mantıksız bir durum olamaz.
Daha sayamadığım ya da yazının uzamasından endişe ettiğimden dolayı haklı oğlu haklılar sizin anlayacağınız. Burada dikkati celp etmek istediğim konu ise farklı elbette. Juventus’ta oynamış bir UEFA başkanı var. Juventus’un sahibi de FİAT. Fiat ın Türkiye mümessili de Koç ailesi. Aziz Yıldırım cezası sonucu yerine kim gelir? Öyle bir durum ki Cemaatin Koç ailesi ilişkileri de son günlerde basına sızdırılan telefon görüşmelerine göre de hiç fena değil. Tabi benim yazdıklarımın hepsi komplo teorisi ve benim asla suçlanmamam gereken hayal ürünlerim.
Öyle bir süreçten geçiyoruz ki bunun adına 17 Aralık yargı aracıyla darbe girişimi denmiştir. Darbe gördüğümüz ve öğrettikleri üzere sadece militarist olmuyor. Yargı da ki yetenekleriyle başlattıkları vesayet girişimini destekleyecek içte ve dışta unsurlar olması gerekiyor. İçerde ki unsurlar galeyana getirecekleri Fenerbahçe taraftarı olacaktır. Dışarısı içinde İHH kanalıyla iktidarı zorluyorlar. Teröre destek veriyormuş görüntüleri ülkemizi dışarda şerefle taşıdığımız değerli yalnızlığımızı değersiz yalnızlığa itme çalışmalarıdır. Haksızlığa uğradığını benimde düşündüğüm Fenerbahçe taraftarı ilk taşkınlığını dün gece başkanlarını karşılama da gösterdiler. Şükrü Saraçoğlu’nda ki her maç artık iktidar karşıtı tezahürata dönüşecek endişesi var. İhtiyaç duydukları algı yönteminde ki halk olayları konusunda Fenerbahçe’yi seçtiler. Umarım Fenerbahçe taraftarları bunu görür irdeler ve ona göre kararını verir. Yargıtay bu konuda kendi hız limitlerini bayağı zorlamış gözüküyor. Ve bu süreçte umarım Yargıtay kararını tekrardan gözden geçirir. Her suç işleyen cezasını çekmelidir elbet. Ama bunun oyun içerisinde bir oyun olduğunu unutmayalım. Ve bu oyunun bir parçası olmayalım. Bu süreçten Fenerbahçe ve taraftarının en az zararla çıkacağına inanıyorum. Konu memleket meselesidir. Fenerbahçe bile olsa bu konular takımların üzerindedir. Bu arada bilinçli davranarak Trabzon’un, Trabzonspor’un ve Trabzon taraftarının davranışları takdire şayandır. Olayların çözümü sokaklar ve halk olayları asla olmamalıdır. Bizler Spor kulübü taraftarı olabiliriz ama önce kardeşiz. Adalet Fenerbahçe ve diğer takımlar için er ya da geç yerini bulacaktır. Bu da kurguladıkları sözüm ona siyaset mühendisliğinin Fenerbahçe kısmıdır.
Bu arada ‘’re re re ra ra ra Galatasaray Galatasaray cim bom bom’’

MESELE; Birazda şiir



Yiğitlik değil olmamalı da zaten sadece, elif.
Gönlüm sadece uğrunda baş eğmeyi etmeli, keşif.
Memleketse mevzu olamam bekleme de, naif.
Biz bizden geçeriz, adımız konula namımız, lamelif.  

MESELE; Türkiye burjuvazisi


TÜSİAD, MÜSİAD, TUSKON bağlamında TÜRKİYE BURJUVAZİSİ

Aslında tuhaf ve içerisinde Türkçeye yerleşmiş burjuvazi gibi kelimelerin insanlarda olumsuz yargılara sebep olduğunu da bildiğim halde bu başlığı kullandım. Dikkatinizi çekmeyecek, başlıktan ötürü okunmama ihtimali yüksek olan bir yazı olsa da bence Türkiye'nin 17 Aralık sürecini bu başlık altında değerlendirmek gerekiyor.
Bir konuyu araşt...ırmak istediğimde önce başvurum internet oluyor. İnternette ilk baktığım yer ekşi sözlük vb. sosyal medya aracılığı ile insanların o konu hakkındaki kendi yorumları oluyor. Sonrada varsa forumlardaki tartışmaları irdeliyorum. Daha sonra maalesef ilk başta bakmam gereken varsa kendi siteleri yoksa Wikipedia gibi günümüz ansiklopedileri oluyor. Sevmediğiniz bu başlıkla yazmaya çalışacağım yazıda da aynı mantık silsilesini izledim. Farklı görüşlerle kendi bilgi dağarcığımı karıştırıyorum sonrada kendilerinin nasıl olduğu ya da olması gereken durumları hakkında bilgi sahibi olmaya çalışıyorum. Bilmem doğru bilmem yanlış bu düzlemde olacak değerlendirmelerim.
Önce madde madde TÜSİAD, MÜSİAD ve TUSKON'u inceleyelim sonra bu sivil toplum kuruluşları üzerinden genel bir değerlendirme yapalım.
TÜSİAD:
Kısaca adı TÜSİAD olan kurumun açılımı Türk Sanayici ve İş Adamları Derneği'dir. 1971 yılında İstanbul merkezli kurulmuştur.
1960'lı yıllarda sol kesimin siyasi açıdan yükselmesi ve hükümetlere karşı etkili bir güç olma isteği üzerine 12 iş adamı tarafından kurulmuştur.
Benim hatırladığım enbüyük faaliyetleri:
- 1979 yılında gazete ilanları ile Bülent Ecevit hükümetinin düşürülmesine yaptığı katkılar
- 1995 genel seçimlerinde Refah Partisi'nin seçimlerde birinci çıkması üzerine Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi koalisyon hükümetinin kurulması sürecine yaptığı katkılar
- 28 Şubat post-modern darbe girişimindeki tutumları.
- E-muhtıra karşısındaki tutumları
- En son 17 Aralık sürecindeki tutumları ve HSYK Kanunu hakkındaki görüşleri
Aslında kalkıp da burada eleştirecek değiliz TÜSİAD'ı, zira herkes neyin ne olduğunu gayet iyi biliyor. Önemli olan benim için, TÜSİAD'ın çıkış süreci, Türkiye'de üstlenmek istedikleri seçkinler platformunun varlığı ve benim adına "Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk başarısız burjuva hareketi"dediğim oluşumu incelemek istemem.
Osmanlı'nın son dönemleri, Cumhuriyet'in başlangıç yıllarında; harf inkılabı, şapka inkılabı, halifeliğin kaldırılışı, saltanatın kaldırılışı, medreselerin kapatılması, uygulamadaki yanlışlarla beraber laik düzenin hayata geçişi sonucunda, her devlette olduğu gibi genç Cumhuriyetimizde de istesek de istemesek de, desteklesek de desteklemesek de kendilerinin seçkin olduğunu düşünen bir seçkinler oluşumunun başlangıcına sebep olmuştur.
Yıllarca medrese, cami dışında toplanma kabiliyeti ve bu kabiliyet sayesinde yapılan beyin fırtınaları fıtratını yitiren insanlarımız, birlik olma, ahilik, örgütlenme dürtüsünü medreselerin kapatılması sonucu yitirmiştir.
Fakat ekonomiksel olarak rahat olan insanlar ki bunlar genelde gayrimüslim ya da o dönemin üst düzey bürokrasisi mensupları idi. Bu kesim dışındakiler ise Osmanlıca dışında dil bilmeyenler, medrese ve dergah dışında ilmi tecrübelerini geliştiremeyenler, toplanma kabiliyetini yitirmiş ve örgütsel mekanları dahi olmayan insanlardı.
Zenginler ve gayrimüslim vatandaşlarımızla, sade vatandaşlarımız arasındaki kültürel ve sosyal hayat farklılıklar, yukarıda saydığım nedenlerden dolayı arası kapanmayan bir şekilde açılıyordu. Nerede ise on yıl zaten ekonomik açıdan rahat olamayan insanlar ellerine kitap dahi alamıyor, ilmi tecrübe yapamıyor hatta taklid-i imana mahkum oluyorlardı. Tahkik-i imanla tecrübe edilemeyen hayatlar birer birer sönüyor, adeta bir nesil cahil ilan ediliyordu.
Yıllarca süren bu düzen eğitimimizin laik sisteme müthiş, ilginç uyumu, bu sosyal ortamda yetişen insanların mevcudu ve düzeni savunmaları zengin ailelerin daha zengin olmasını ve siyasal alanda da bu kesimin tercih edilmesine sebep oluyordu. Cumhuriyetin ilk yetiştirdiği seçkinler bu düzen sayesinde sadece ekonomik açıdan değil kültürel ve sosyal açıdan da statü kazanmış, genç cumhuriyetin ilk elit kesimi haklı ya da haksız bu sayede seçkinler kadrosunu oluşturmuştur.
Yukarıda ki paragraflarda anlatmak istediğim algıya karşı her türlü İslami düşünce, yorum, fikriyat, batılılaşma önünde engel, laik düşüncenin yıpratılmasına karşı hareket ve kültürel, sosyal açıdan geri kalmışlığın göstergesi ilan ediliyor ve mevcut sistem sonsuz savunuluyordu. O yıllarda insanlar mantığını, doğru ya da yanlışı ayırt etmek için değil, doğru sayılanı kabul ettirmek için kullanmaya zorlanıyordu.
Bu durumda ülke zengin ve seçkinleri gitgide dinden uzaklaşıyordu. Hatta zengin ve seçkinlerin, dini bütün söylemlere kayıtsız kalmaları adet haline gelmişti.
Bu süreç aslında, 1950'li yıllara, bir neslin sonu bir neslin başlangıcına kadar devam etmiştir. 1920-1950 yılları arasında bir nevi taklid-i imana mahkum edilen vatandaş 1950'li yıllarla birlikte ilim ve irfan arasında görünmeye başlıyor tahkik-i iman güncel hayatta yerini alıyordu.
Ne var ki 1920-1950 yılları arasındaki seçkinlerin ikinci nesli 1970'li yıllarda TÜSİAD ile hayat buluyor Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk burjuva hareketi kendini ilan ediyordu.

MÜSİAD:
Kısaca adı MÜSİAD olan derneğin açılımı Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği'dir. 1990'lı yılların başında Anadolu menşeili, İstanbul merkezli kurulmuştur. Genel merkezi hala İstanbul'dadır.
1990'lı yılların başında birkaç İslam'a yüreğini adayan kırklı yaşlardaki insanların öncülüğünde kurulmuş sivil toplum örgütüdür. Başlarındaki müstakil kelimesini bilerek ve isteyerek herhangi bir kuruma, partiye, cemaate ait olmadıklarını bildirmek için bizatihi kullanmışlardır yoksa benim şahitliğim o dur ki müslüman kelimesinden imtina ettikleri için değil. Tahminimce hassasiyetleri Muhammed İkbal'in dediği üzere "bugün İslam'a yapabileceğimiz en büyük iyilik, bizim onu temsil etmediğimizi söylemekdir" cümlesindeki gibi naif düşüncedir.
Benimde içinde bulunduğum şube başkanlığını da şerefle yürütmüş olduğum Türkiye genelinde yayılmış Anadolu'nun içerisinden çıkan TÜSİAD'ın yapmış olduğu milli irade vesayeti dışındaki yanlış söylemlere karşı kurulmuştur.
Burada kısaca benim MÜSİAD'a girişimi de anlatmak istiyorum. 2003 idi galiba bir sohbet sırasında 28 Şubat sürecini konuşuyor idik ismini vermek istemediğim MÜSİAD genel merkez yöneticisinden söz açıldı; 28 Şubat post-modern darbesinde Kayseri'den bazı abilerimizin hukuksuzca tutuklanmaları gibi MÜSİAD Genel Merkez yöneticisi de sorgulanmak üzere içeri alınmış. Günlerce sorgulanan, hapiste tutulan genel merkez yöneticisinin saygıdeğer valideleri merak etmiş ve etrafındaki arkadaşlarına müracaat ederek olayın aslını astarını araştırsada post-modern darbe girişimi ile oğlunun bağlantısını çözememiş. Oğluna artan özlemi kendisini mahpusta ziyarete kadar götürmüş. Ziyarette oğluna "oğlum ne yaptın da buradasın, arkadaşlarının söylediğini anlayamadım" diye sorunca genel merkez yöneticisinin cevabı "Anacığım, kısaca müslüman olduğum için" olmuş. Valideleri "sen müslümanlığını bu dünyada ispat etmişsin ne mutlu bana. Seni Allah'a emanet ediyorum" olmuş. Bu sohbeti dinledikten sonra yaptığım ilk iş MÜSİAD' a kabulüm için başvurmak oldu.
Kuruluş yıllarını da dikkate alırsak MÜSİAD' ın üstlendiği misyon, hiçbir zaman iktidar olmak değil, kendi düşüncelerini hakim kılmak olduğu görülecektir. MÜSİAD bin sefer mazlum olsada bir sefer zalim olmayan kuruluştur. 1990'lı yıllardan 2014'lü yıllar arasındaki süre zarfında MÜSİAD kendini ve üyelerini sanayicilik ve iş adamlığı dışında ilim, irfan, zarafet konularında da geliştirmeyi becerebilmiştir.
1970'li yıllarla birlikte aslında kabul etmeliyiz ki örgütlenme fikri ve kabiliyeti MTTB (Milli Türk Talebe Birliği), MSP (Milli Selamet Partisi) ile başlamıştır. Burada anmadan geçemeyeceğim Necip Fazıl Kısakürek ve Prof. Dr. Necmettin Erbakan insanların gönüllerine dokunuyor, fikriyatı ateşliyordu.
Elit, seçkin, burjuva konularında iddiaları olmadığı gibi hatta bu kelimelerden Müsiad’ın ve üyelerinin haz etmediklerini de biliyorum. 1950'li yıllarda tahkik-i imanla kendini geliştiren medreseleri kapatılsa dahi toplanabilme, örgütlenebilme ve bu sayede fenni ve fıkhi konuda kendini geliştiren ve bu yöntemi çocukları ile ikinci nesle aktaran insanların başarısıdır MÜSİAD.
Milli iradenin dışında hiçbir vesayeti ve vesayet girişimini kabul etmemiş ve etmeyecek olan sivil toplum kuruluşu, bu fikrinden hiçbir dönemde de vazgeçmemiştir. Akıllarda kalan 28 Şubat söylemleri ve bunun neticesinde maruz kaldığı haksız tutumlar benim de hafızamdan hala silinmemiştir.
Bence Türkiye Cumhuriyeti'nin baştan beri olması gereken ama yukarıdaki paragraflarda neden olamadığını anlattığım ancak 1990 yıllarında başlayıp 2000 li yıllarda hayat bulan Türkiye Cumhuriyeti'nin asıl ve asil burjuvasıdır MÜSİAD.
Halk için, halktan yana, yüksek ahlak, ileri teknoloji fikrinden asla ödün vermemiş, halkın içinde kalabilmeyi de her zaman başarabilmiştir.
TUSKON:
Kısa adı TUSKON olan, Türkiye İş Adamları ve Sanayicileri Konfederasyonu 2005 yılında Anadolu menşeili zannedersem İstanbul merkezli bir kuruluştur. Üyelerinin birçoğu hatta tamamı Fethullah Gülen Cemaati mensubudur.
Fethullah Gülen Cemaati'nin ekonomik faaliyetleri, sermaye temsilini düzenlemek ve sermayedar örgütlenmesi fikri ile kurulmuştur. Cemaat 2005 yılında eğitim, medya, dinler arası diyalog ve bankadan sonraki olması gereken diğer bir parçası olarak TUSKON' u kurmuştur. İlginç olan bir şey vardır ki cemaatin kurduğu TUSKON içerisinde cemaate ait olan şirketler de konfederasyonu oluşturan derneklerin içerisinde yer almaktadır.
Şimdi belki de garip gelebilecek bir tespit yapmak istiyorum; Fethullah Gülen'in İzmir'de başlattığı hareket de, planlı proğramlı cemaat olma fikri de özgün değildi. Sebep, Risalei Nur, Bediüzzaman Said Nursi hareketini devam ettirmek yerine, farklı bir isim ve yapılanmaya gitmeyi tercih etmiş olmasından anlaşılabilir. Çünkü bence etkin olan ve faaliyetlerini zirveye taşıyacak oluşum anacak o günün şartlarında Nur Hareketi üzerinden yapılabilirdi. 2005 yılına kadar TUSKON için beklenmesi de bu cümle ile açıklanabilir. Zira 1990'lı yıllarda kurulan MÜSİAD' ın hareket başlangıcını yapan isimlerin müracaat edip danıştığı isimler arasında, Erbakan, Özal, Gülen'de vardı. Davete icabet eden cemaat mensubu iş adamları ve sanayicilerden de MÜSİAD' a üye olan pek çok kişi vardı. 28 Şubat 1997 post-modern darbesi sonucunda belirli sıkıntılara düşen, üye kaybı yaşayan genel merkez ve şube başkanlarının tutuklandığı dönem incelendiği takdirde MÜSİAD' ı terk eden Fethullah Gülen Cemaati mensubu iş adamları ve sanayiciler ağırlıktadır. Siyasi partiler ve özellikle mevcut iktidar partisi incelendiği takdirde, iktidar partisinin kurulması aşamasında milli görüşten farklı olarak gömlek değiştirdiklerini söyleyen parti kurucuları arasında, cemaat ve cemaat mensupları yok idi. Bu belki cemaatin siyasal yapıda yer almama isteği ve kararından dolayıdır değerlendirmeleri yapılabilir. Ama ben öyle düşünmüyorum. Bence cemaatin kararı ile her türlü cemaat mensubu, başarılı olup olmayacağı belli olmayan bir sistemin içerisinde yer almayı göze alamazlardı. 2005 yılında artık balyoz, kafes eylem, eldiven gibi darbe hazırlıkları ve darbe girişimleri tamamen bitmiş, iktidarın muktedirliği güncel hayatta da resmiyet kazanmaya başlamıştır. TUSKON' da bu yıllarda kurulmuştur. Yine bu yıllarda ülke genelinde cemaat, iktidar partisi içerisinde yer almak istiyor, potansiyeli ile lobi yapıyor, milletvekili, parti yöneticisi olma talepleri günden güne artıyordu. Fethullah Gülen Cemaati'nin, bence ancak başarıyı elde etmiş sistemlerin içerisinde yer alma isteği vardır. Özgün sistem kurmak, hakim olmasa dahi düşüncesinin arkasında durmak cemaat için pek kabul edilebilir bir şey değildi. Günümüz sivil toplum kuruluşlarında, sanayi odalarında, ticaret odalarında, TOBB da vb. kurumların genel kurullarında, yönetim kurulu seçimlerinde incelendiği takdirde, 2005 yılından sonra cemaatin bu sistemlerin içerisinde yer alma isteği artmıştır. Zira bahsi geçen STK'ların seçimlerinde kendisinin direkt ve sadece cemaat üyeleri ile yaptığı bir girişim yoktur. Ama iktidar partisinin desteklediği, muhafazakar grupların kazanması muhtemel listelerde yer almak, paydaş olma isteği muhakkaktır. Görünümleri paydaşlıktan ziyade, yönetim kurullarının temsiliyet makamları üzerinden istek ve talepleri şeklinde gelişir. Ben şimdiye kadar hiç kazanma ihtimali olmayan, ama yer alınması kaçınılmaz, Hz. İbrahim'in ateşine su taşıyan karınca misali safımız belli olsun yeter ki düşüncesinde, cemaati ve cemaat mensuplarını hiç görmedim.
Risaleyi Nur, Bediüzzaman Said Nursi örneğinden yola çıkarak onunla gibi onsuz (Risalei Nur'u kısaltma istekleri), MÜSİAD' ı örnek alarak kurdukları, cemaatin sermayedarını temsili amacıyla kurulan TUSKON’ un hedefi, MÜSİAD' ın isteyerek ya da istemeyerek Cumhuriyet tarihinin ilk asıl ve asil burjuvazisine de ortak olmak isteği şeklinde gelişmiştir. Bence bu isteğin mantıksızlığı, cemaatin mensuplarını sohbetlerde ve eğitimlerde lider karakterden ziyade emre tabi eleman yetiştirme düşünceleri ile örtüşmemesi olmuştur. İçe dönük, halktan kopuk bir sistemin halk tarafından kabulü pek mümkün değildir. TÜSİAD gibi TUSKON' un da burjuvazi istekleri vatandaş tarafından saydığım sebeplerden dolayı asla başarılı bir kabul görmeyecektir.
17 Aralık süreci bize açıkça gösterdi ki, HSYK konusunda TÜSİAD ile TUSKON aynı fikirdedir. 17 Aralık bize gösterdi ki, TUSKON' un Genel Sekreteri, üyesi olmayan Koç grubuna iş ayarlayabilmekte, Sayın Başbakan'a boşbakan diyebilme cüreti içerisine girebilmektedir. 17Aralık bizlere gösterdi ki, TUSKON-Cemaat ilk defa kazanan değil kaybeden olmayı göze almıştır. 17 Aralık bize gösterdi ki, Üstad Necip Fazıl'ın dediği "Yola Çıktıklarını Yolda Bulduklarınla Değişirsen; Hem Yolunu Kaybedersin Hem Dostunu" cümlesi her zaman kulağımıza küpe olmalıdır. Sayın Başbakan aslında yolda bulduklarını yola çıktıklarına değişmedi aslında ama yolda bulduklarını yanına alma, onlara güvenme gibi insanlık hasleti gösterdi sadece. 17 Aralık süreci bize gösterdi ki, halkımız milli iradenin dışında bir vesayeti asla kabul etmemiştir bu girişimi yapan yolda bulup, yanına aldıkları olsa da.

MESELE; venedik'ten aldığım dolmakalem



MESELE; Çay ile muhabbet



ÇAY İLE MUHABBET
Size de oluyor mu? Sevdiğim insanların, gönül bağım olmasını istediğim insanların ne okuduğunu, ne dinlediğini, hobilerinin ne olduğunu hep merak etmişimdir. "Tekrarı imkansız değil, daha iyisini yapabiliriz" cümlesindeki düşünceyi anlayabilmiş insanların özellikle... Hangi filmi izler, hangi çiçeği yetiştirirler, hangi kokuyu severler. Araştırıp, takip edip hatta hala üretimi de...vam eden, II. Abdülhamid Han'ın kolonyasını bir vesile ile temin edişimi bile buna bağlarım. Bu arada cidden güzel koku. Bu yüzden belki de benim sosyal medyayı sevmem. Sevdiğim insanlar sosyal medyada ne kadar siyasal ilmi konularda ağırlıklı yazsa da insanlık dürtüsü gereği farklı paylaşımlarda da bulunabiliyorlar.
Hakan Albayrak'a bir köşe yazısında yazdığı "Hayaller kuran, "yenilmeyi hazmedenler kahrolsun" diye haykıran, Allah'a iman etmeyi her şeyin üstünde tutanlara, daima ümitli, daima dinamik, daima heyecanlı kalanlara selam olsun" paragrafıyla ilgim arttı. Köşe yazılarını, şiirlerini kaçırmaksızın okurum. Ama sosyal medyayla ilişkisi olmasa Bob Dylan'ın "One More Cup of Coffee" şarkısını sevdiğini Abba'dan "Fernando" şarkısını dinlediğini bilemezdim. Esas ilgimi çeken tabi ortak şarkılar değil. Fernando bestesini dinlediği zaman buradaki hissiyatını Mavi Marmara yolcularına atfedip onu bu cihet ile dinleyebilme kabiliyetidir benim onunla sohbet isteğim.
Fatih Tezcan uzmanı olduğu konu dışında yazmayan, twitter, facebookda vb sosyal ortamlarda da bunun dışında paylaşımda bulunmayan hep aşırı ciddi biri gibi gelmiştir mesela insanlara. Onunla bu cihetle sohbet edemeyeceğimi düşünmüş, çay içmeyi hiç de hayal etmemişimdir. Oysa öyle değilmiş. Fatih Tezcan, aslında bu yazıda siyasi konulara girmek istemesem de siyasetin içerisinde yer alan bir karakterdir. Öyle körü körüne insanları incelemeden, araştırmadan sohbet etmeyi istemem. Fatih Tezcan'ı da bu yüzden seviyorum. Eğitimi, yaşadıkları, hayat tecrübeleri, vazgeçişleri, kabullenişleri ile bir kahve üzere üç çay içmek istediğim nadir adamlardandır. Geçenlerde sosyal medyada Fransızca, Indila’nın "Derniere Dance" adlı parçasını paylaşmış, bayıldım bayıldım. Belki on sefer üst üste dinledim. Sohbet etmek istediğim de ne kadar haklı olduğum için dahi kendimi daha çok sevdim. Şarkı da kaybediş, tükeniş, direniş, tevekkül, başarı, umut ve dua Fransızca da olsa hepsi bir arada. Tabi şarkıya onun gözüyle bakanlar için. Fatih Tezcan'la sohbet isteğim, sadece sağlam duruşu, belki birilerine fazlaca sert gelen üslubuyla ilgili değil, öyle de olsa bunun yanı sıra da, Bruce Willis'in Jackal filminin giriş müziği Massive Attack grubunun "Superpredators" şarkısını sevmesi yeri geldiğinde film önerisi olarak Agora'yı önerebilmesidir.
Sevdiğim, merak ettiğim insanlar tabi bazı programlara katılmak için şehrimize geliyorlar. Bir vesile onlarla konuşabilmek bir bardak çay arası olsa dahi sohbet edebilmek için araya insanlar koyup randevu almışlığım vardır mesela... Aslında çay demişken, çay yalnız olmuyor, kahveye yakışıyor yalnızlık. Sohbet sırasında kahve ile başlanılan muhabbet "aslında zamanım var müsaitim peşinden çaya devam edebiliriz" gibi gelmiştir hep bana. Ne içersin diye sorulan ikram etme isteğinde "çay" diyenlerden "işimizi halledelim, seninde benimde meşguliyetimiz olabilir" anlamını çıkartırım. Eğer ilk çaydan sonra ikinci çay teklifi ve kabulü yapılıyorsa bunun manası işin uzadığı değil, ben senle sohbet etmeyi seviyorumdur. Üçüncü bardak çay ancak dostlarla içilendir. Her ne kadar bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır dense de bence bir fincan kahve üzerine üç bardak çayın sonsuz hatırı vardır.
Yıllar önce Selman Kayabaşı'nın okuduğum Teşkilat adlı romanında Sevban ile Eyzün'ün çay demleme ve içme adabı hiç aklımdan çıkmaz. Çay üç şeyle yapılır, çay üç şeyle içilir yorumları aklımın bir köşesinde hep bu romandan kalmıştır.
Salif Keita'dan dinlediğim "Folon" parçası, parçadaki ezgi, bana hep merhameti hatırlatmıştır. Böyle bir ezgiyi insan sesiyle melodi haline getirebilen insanı araştırdığımda bunun bir sebebi de (benim için) ortaya çıktı. Sen Afrika'nın bir köşesinde dahi olsa Mali Devleti'nin kurucu ailesi Keita'nın torunu olacaksın ama dünyaya siyahların yaşadığı bir kıtada albino hastalığıyla geleceksin. O kadar zenci içerisinde, zencinin beyazı. Dışlanmışlık, hüzün, farklılık bir arada. Hikaye bundan sonra; ailesi bile dışlıyor Salif'i. Memleketini terk etmek zorunda kalıyor. Öğretmen olmak isterken para kazanmak için müzisyen oluyor. Türkiye'de çok bilinmese de o kadar dışlanmışlıkla hayatını başarıya çevirmiş bir insanla bilmem çay içer mi benle ama ben sohbet etmek isterim kendisiyle.
Yazınca bana yazılarında hep iktidar yanlısı davranıyorsun diye eleştiriler geliyor. Bir defa şunu söylemek isterim ki siyaset illa bir gruba dahil olmak değil, doğru bildiğini hakim kılmaya çalışma sanatıdır. Bu minvalde ben Nabi Avcı'yı "Martin Lings" gibi bir din bilgininin kitaplarını Türkçeye çevirmesiyle tanıdım. Molla Kasım lakabıyla mizah yazılarını okudum. "Kabinenin yeni bakanlarından... Dillere destan bir kalem tutkunu. Evi, makamı kalemlerle dolu. Cebinde ve çantasında çok sayıda kalem taşıyor. Her sabah evden çıkarken cebine farklı kalemler koyuyor. Ne zaman yeni bir kalem alsa 3 kez öpmeyi ihmal etmiyor" duyumuyla tanışma isteğim bir daha kabardı. Adam bir de profesörmüş. Kalemleri konuşmak, Martin Lings'den bahsetmek, Molla Kasım'la mizaha aldığı konuları icra makamına nasıl döktüğünü, bir kalem aldığında ilk ne yazdığını, aldığı kalemi neden üç defa öptüğünü konuşmak için Çorlulu Ali Paşa'da nargile içerek üçten fazla çay ile sohbet etmek isterim. Çay olsa da içsek.

MESELE; Adam gibi olmak



Bilmediğin olaylarda beynin ne nispette SUİZAN ile değil de, HÜSNÜZAN ile devrede ise o kadar ADAMSINDIR.

MESELE; Aslında




Bir kitaplığın, KALEMLERİN, kağıdın, nasibe inancın, bir de diri tutabildiğin imanın varsa aslında pek de eksiğin yok demektir.

MESELE; Cemaat



MESELE;
Piyona, sen ŞAH değil, piyonsun diyebilmektir.

MESELE; Dertlenmek




BEN GÜLMEYİ UNUTTUM.

Komşusu açken tok yatan bizden değildir, açık hadislerle
Mezhep dediler ama değil kırdırıyorlar kardeşi kardeşlere
Boğazımıza takılan lokma hüzün değil vuslat ol gönüllere
Mezarlarımız dahi sende akan gözyaşlarımızsın SURİYE.

Kızıl elma dedikleri benim için sensin ikinci vatan
Murad sensin, yiğitlerin var yüreğimizde yatan
Aşıp seddi gelecekler isimleri olmasa da sultan...
Bir marşla dalgalanacak mavi bayrak bilesin DOĞU TÜRKİSTAN.

Kızlarımıza öğüdüm hep edep, olsunlar evladı saliha
Şerde de ararız biz hayrı, ihvanlık yakışır Müslümana
La tahzen üzülme, yaşadıkların yaşayacaklarına fasıla.
O da bir babanın kızıydı adı Esma, uktesin hafızada R4BİA.

Olmasaydınız keşke ciğerimize damlayan kan
Varlığını bilmek ne güzeldi şimdi yurdunuz gariban
Eksikliğiniz bütün hücrelerimizde vefalı ulu hakan
Kansızlardan bekler olduk vicdan, vicdanımızsın ARAKAN.

Mavi Marmara ile dokunmaya çalıştık gönlüne
Hiç boyun eğmedin eğmezsin de kafir zulmüne
Değilsem de yanınızda olsun ALLAH azze ve celle
Mukaddesatı sahiplenişin, cennete götürsün seni ey GAZZE...

MESELE; Dostluk



MESELE; DOSTLUK

-Ayrılıktan şiddetle kaçıp, birlikte olmaya ısrarla devam ediyor musun?
-Kabul edilebilir kusurlarını örtebiliyor musun?
-Elindekinin yarısını gerekirse verip, onda olana ancak sana yeter diyebiliyor musun?
-Ona sonsuz itim...at edebiliyor musun?
-Vefa var mı aranızda. Biriniz ileri gidince, daha ilerisi için artık ellerini çekip omzunu koya biliyor musun sırtına.?
-Seni üzdüğünde desturla geri çekilebiliyor musun? Anlaması için hatasını dua edip, onu bekliyor musun?
-Birbirinizi önce Allah'a sonra da birbirinize emanet edebiliyor musunuz?
-Hürmetli misiniz birbirinize karşı?
-Konuşmak için değil, görüşmek için bile bahaneler üretiyor musunuz?
-Seçmediniz değil mi? Neden ve nasıl olduğunu bilmiyorsunuz değil mi?
-Nasılsın? diye sorduğunuzda aslında nasıl olduğunu biliyorsunuz değil mi?
-Çay demlediniz mi beraber?
-Yunus Emre'nin erik, üzüm, ceviz üçlemesinde ki üzümde misiniz?
-Dücane Cündioğlu'nu dediği ilim, irfan, zerafet konusunda irfan da beraber misiniz?
-Kim kimin cenazesini kaldıracak, o gidince ben ne yaparım diyor musunuz?
-Öbür tarafta da konuşacak hala konuların kalacak mı?
-Şahısları değil olayları mı konuşuyorsunuz?
-İlk aşkınızı ona anlattınız mı?
-Ortadan kaybolduğunuzda senin nerede olabileceğinizi biliyor mu?
-Bir ortamda kimseyi rahatsız da etmeden anlaşabiliyor musunuz?

O ZAMAN KIYMETİNİ BİLİN...
Devamını Gör

MESELE; Sahaf




MESELE; Sahaf
Bir kitapçının levhasında ''....... KİTAP, KIRTASİYE yazması değil. SAHAF yazabilmesidir.

Kayseri'de belki de benim bildiğim bir tek sahaf var. İlk gittiğim günü hatırlıyorum oraya. Çok ihtiyatlıydım. Bütün parçalarını topladığım 1954 Chevrolet Corvette'in ilk marşına basacağım gün heyecanı vardı üzerimde. Ne diyeyim bilemiyorum ki Orayı tarif için. Benim için orası KAFA D...ENGİ.Benim için orası MEKSİKA SINIRI. Benim için orası MAKAM ARABASI'nın şoför koltuğu.
İsmail bunu aldıysan şunu da okumalısın dediği anda ki keşif merakım zannedersiniz kaşifin yeni bir ada keşfetmesiyle adaya inen tayfalarla eşdeğer. Kendinde olmayan kitapların geldi haberi ile benim dükkana uçuşum, her şeyi bırakarak mekana ulaşmam an meselesi olur . Tütün gibi bir şey orası benim için hatta tütünü bırakırım o kitap kokusunu en iyi hissettiğim yeri asla. Yine de ben tütünü de bırakmayayım.
Sahaf dediğin mekan illa tarihi bir yer de olacak gibi gelir bana. Burası da öyle. Samimiyet, oranın bir parçası gibi hissetme, dolu kitap terekleri, ihtiyatsız muhabbet, çay adeta her şey olması gerektiği gibi. Aradığım kitaba dokunuşum, yitik mücevherin bulunuşu adeta. Bulduğum kitabı yüzüme yaklaştırıp, sayfalarını başından sonuna doğru, hızlıca çevirerek oluşturduğum o rüzgarı hissederim ki telaşım nefeslensin.
Sahaflar kitapların Google u olmalı. Onun yazarken kelimeyi tamamladığı gibi, O da ağzında gevelediğin yazar ismini bilmeli. O da öyle. Çoğu zaman hiç yanınıza gelmeyerek mekanda daha fazla kalmanızı sağlar. Ama bazen nasıl anlıyor bilmiyorum ama ancak artık kitabı bulamamaktan sıkıldığım anı bile anlamasıyla yanıma gelişi bir oluyor.
Sahaf mı kütüphanemi desem buraya bilmiyorum ki. Fark var ama kütüphaneden ancak ödünç alabilirsin. Buradan da kitabı dışarı çıkarabilirsin hem de para ödemeden. Hep biraz hesabın kalır mesela buraya. Bir daha gelsin diye. Ama hiç aramazlar hesabı kapatın diye. İçeri girdikten sonra sol üst köşede küçük mü küçük sohbet odası var fazlaca insanın sığdığı. Tavanı yüksek buranın sol alt köşeden yukarı çıkarsın. Taş basamaklarda bile kitaplar var. Seviyorum ben burayı.
İnsanın evinde, işyerinde kütüphanesinin olmasındansa okuduklarından bir kitaplığı olması evladır.
 

MESELE; İcraat

 
 
 
Hareket eden (icraat yapan) eleştirilir, durağana ise methiyeler dizilir. Durağanın gölgesi suya kendi renginde yansır da, beyaz da olsan senin gölgeni suya siyah yansıtırlar.
 
 
 
 
 

MESELE; Parçası olmak

Mesele; PARÇASI OLMAK
Parçası olduğunun sahibisindir. Parçası olarak kalabildiğin kadar gerçekçisindir. Parçası olduğun kadar umudun vardır hayatta ve davada...

MESELE; Acaba

MESELE; ACABA

Sizde sıkıldınız bende. Yazmayayım diyorum ama yazmadan da edemiyorum. Evet yine konu cemaat. Hepimizi derinden yaralayan olaylar. Herkes hüzünlü ve huzursuz. Ama memleketin selameti için belki de iyi ki olmuş diyeceğimiz, 1...7 Aralıkla başlayan cemaatin bizle alakası yok dediği ama görünen o ki işin içinde oldukları hatta tek müsebbibi oldukları bir sorunla karşı karşıyayız. Maalesef.
6 Şubat itibari ile cemaat medyasından iki tane köşe yazısı okudum. Sonucu düşünülmeden yazılmış iki yazı. Birisi İhsan Dağı diğeri ise Mümtazer Türköne'nin. Ciğerim üzük üzük üzüldü yazıları okuyunca. Mevla'nın dediği konu aklıma geldi "Vefasızlara gitme, onlar birer yıkık köprüdür". Bir önceki cümle cihetinde keşke okumasaydım dediğim yazılar oldu benim için.
İhsan Dağı'nın kürt meselesiyle Ak Partiyi yazdığı yazıyı ve Mümtazer Türköne'nin Ak Parti'nin kapatılmasına yönelik yazısını, bütün samimi cemaat mensupları da okumalıdır. Hiçbir şekilde hiçbir partinin kapatılmaması gerektiğine inanan biri olarak, epey endişeye kapıldım başında da akademik kariyer sıfatı olan bir adamdan bu sözleri okuyunca. Ne yapmak isteniyor hiçbir anlam yükleyemiyorum. Yüklemesine yüklüyorum da üstlerine konduramıyorum. Anlamamak için ısrar eden cemaatten samimi arkadaşlarım, anlamak isterseniz, her şey bu iki yazıda mevcut. Ve bu yazıları benim sizlerden beklediğim vefa düzleminde değerlendirirseniz ziyadesiyle memnun olurum. Ne kadar doğru bir cümleyle de bu paragrafı bitiriyorum; "Dile kemik, zihne fren, insana insaf şarttır".
17 Aralık, geliştirdiği süreç ve yaşattığı sıkıntılardan benim ihtiyatla üzerinde durduğum konular var.
Cemaatin Ak Parti dışında hangi partiye oy vereceği mesela. Mesela diyorum çünkü zaten tamamıyla Ak Parti'ye oy verdiklerini geçmiş seçimlerde de düşünmüyorum. Kızmayın hemen insan güvenemediğinden şüphe de eder. Asla tek bir partiye de tamamıyla oylarının gitmesi için çalışacaklarını sanmıyorum. Bir partiye kanalize olma fikrine sıcak bakmayacaklardır. Bölgesel kararlar alınacak ve cemaate bu yönde bir empoze olacaktır. Mesela Kayseri'de, muhtemelen Ak Parti'ye oy verecekmiş gibi yapıp MHP'ye mi vereceklerdir oylarını acaba.? İstanbul'da CHP'ye mi oylar.? Sadece Büyük Birlik Partisi'ni açıklar iseler, bu parti zamanla cemaatin tek oy verdiği partisi olacak, yeni bir parti kurmayacaklar mı demektir acaba.? Önce nokta sonra soru işareti kullanmam hata değil bu arada.
Sosyal medyada yoğun bir şekilde takip ettiğim üzere cemaat mensuplarının paylaşımlarında Üstad Necip Fazıl Kısakürek merakı ve paylaşımları had safhada. Bununla uygulamak istedikleri bir algı yönetimi çalışması, büyük doğu camiasına hoş görünme isteği değildir. Böyle bir istek de olsa nafile, zira duruşundan hiç bir dönemde asla taviz vermeyen fraksiyon, konu da memleket sevdası olunca sert bir kaya gibi önlerinde durur. Benzer bir durum Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri içinde geçerli. Bir de benim çok komik bulduğum İran meselesi var. İran antipatisi taşıyan insanların gönüllerine dokunmak adına yoğun bir şekilde internette İran karşıtı söylemle bilinçaltını tetikleme, acaba dedirtme çabaları var. Bu yaklaşım ve tutum yalnızlıklarının farkında oldukları için mi acaba.? Oysa ve yakışan, Hoca Efendi’nin resimleri ve sözleri ile de bir sürü paylaşım konusu rahatlıkla çıkarabilmeleridir.
Cemaatler de, cemaatten oldukça rahatsız. Gelişen sürecin devamından da endişeliler. Cumhuriyet döneminde ilk defa kendilerini bu kadar iyi ifade ettikleri bir dönemde, cemaatin sebep olduğu zarardan onlarda ayrı bir ihtiyatlılar. Olması gerekenler değil de onlar yaşıyor mahcubiyeti. Amaçları dindar bir nesil yetiştirmekten başka bir şey olmadığını ilk defa bu kadar iyi anlatabiliyorlardı. Burada da cemaatlere sempati ile bakmayanlar kızacak. Vatanın içerisinde, vatan için, vatanın bir parçası olduklarını ilk defa hissediyorken, cemaat yüzünden oluşacak suizanlarla tekrar yine yeniden karşı karşıyalar. Bu paragrafı da benden bir cümleyle bitirelim; " dost isen çekelim cefa, yok eğer dost isen sürelim sefa". Hala taşıdığım bir umut mu benim ki yoksa.
Hangi kişi, hangi olay, nasıl tanıştığın, nasıl başladığı, önemli değildir. Nasıl ya da ne kadar güzel, devam ettiği de önemli değildir. Hatıraların ve şahısların hep sonu akıllarda kalır. i.r.
Devamını Gör

12 Şubat 2014 Çarşamba

MESELE; Dolmakalem




Mesele; DOLMAKALEM

olunca yazmayım dedim, yazmadan edemedim...


MESELE; Şehrin sac kebabçıları




MESELE; ŞEHRİN SAC KEBABÇILARI,
Karnımın acıktığından da olsa gerek bu yazının sebebi. Tarihlerini anlatmak ya da gurmelik gibi bir niyetim yok, onu hemen baştan söyleyeyim. Ama hangilerini daha çok sevdiğimi de söylemeyecek değilim. ...Kırkbir yıllık meftun hayatımda, kendimi mutlu hissetmeme sebep olan lezzet durakları olacak meselem.

Ethem Usta’yla başlamak ve ona ulaşması için bir Fatiha üç İhlas okumak olsun ilk işim. Allah rahmetiyle muamele etsin güzel insandı Ethem amca. Bankalar caddesinde, Billur kahvecisinin üzerinde, Bankalar caddesinde sırtınızı kaleye verince Camikebir'e dönmeden, ağırlıklı terzilerin bulunduğu, dik ve ara sahanlıksız bir merdivenle ulaşılırdı mekana. Amacım kati olduğu için üst katı pek incelememişim herhalde ki bildiğim bahsini edeceğim başka kimse yok pasajdan. İşini çok severdi, hissederdiniz girdiğinizde içeri. İki oğluyla beraber işletirdi mekanı. Adını hatırlayamadığım ama muhtemelen Ali olan bir de süper insan, garson abi vardı. Ethem amca rahmetli olduktan sonra dükkan bir süre daha faaliyet gösterse de sonradan kapandı. Oğullarını Eski Sanayi de bu işi devam ettirirken gördüm sevindim bir kaç yıl önce. Ali abiye ise bir başka lokanta da rastladım ama gözlerinde kebapçıda ki tarihe tanıklık eden pırıltı yoktu. Hatırımda kalan Ramazan gelmeden önce Meram Lokantasında final yapardık arkadaşlarımla. Oruca başlayacağımız ilk günden ve Meram'dan öce uğrardık Ethem Ustaya. Genelde bir buçuk porsiyon tercihimi Ramazan finali öncesi ilave ekmeksiz tek porsiyon olarak geçiştirirdim.

Kebapçı Şakir; Ticaret Odası'ndan Atatürk Evi'ne doğru giderken soldaki mekan. Kayseri'nin en eskilerinden. Babaları belki dedeleri bile bu işi yapan şehrin en eski sac kebapçılarından. Zannedersem iki kardeş işletiyor. 4,5m'ye 10m gibi bir mekan. Girişin en son ucunda kebapların piştiği ocak. Kasa ocağın hemen önünde. Genelde parayı ödemek için kalktığımızda ocağın başında sac kebabını pişiren kardeşlerden büyük olan kardeş ilgilenir sizle. Hem kebabı pişirip hem de kasa işlemlerini yapabilmesi ayrı bir maharet. Kebap türü rahmetli Ethem Amcamınki ile benzer. Sac kebabı servisinde domates sosu kullanmayışı kebabın ve ekmeğin sadeliği, hissetmek istediğin lezzeti damağınıza adeta yapıştırır. Buraya gittiğimde kuyruk yağında kızarttığı ekmeğin çıtır olmasını özellikle isterim. 14 yıllık iş ortağım ve dostumla ne yiyelim dediğimizde aklımıza gelen ilk yer.

Adem Baba; eski büyük sinemanın önünden Kayseri Lisesi'ne doğru giderken sağdan ikinci sokağın sağdan üçüncü dükkanı. Aslında tarif bile etmeye gerek yok. Kayseri'de burayı herkes genelde bilir. Burayı diğerler kebapçılardan ayıran en büyük özellik ekmeğinin domates ve kırmızı biber sosuna bulayarak kuyruk yağıyla sacda çıtır hale getirmesidir. Burası da Kayseri'nin en eski kebapçılarından birisidir. Bütün sac kebapçılarının olduğu gibi akşam da açık olmaması ailesel faaliyetlerde, aile fertlerinin bu lezzetlerden mahrum kalmasına da sebep olmaktadır. Eğer çarşıda ve arkadaşlarımla isem nerede yemek programımız olursa olsun yemek üstü tatlı için burayı tercih ederim. Tel kadayıf üzeri tahin ve veya kaymak buraya tütün mahiyetinde bağlılık adeta benim için.

Yeni Sanayi'de Ağaç Altı; o bölgedeysem kaçınılmaz öğle yemeği fırsatım. Genelde pide arası servistir. Pideyi yarıp sacın üzerine basarak içine koyun eti, domates, biber ve isteğe bağlı soğanla servis ediliyor. Başka bir şubesinin olmayışı lezzetin daimliği açısından bence önemli.

Aydınlıkevler’de doğdum ve büyüdüm. Mahallemizin kebapçısından bahsetmezsem olmaz. Birlik Mensucat İlkokulu'nda okul arkadaşım Ethem'in babasının kebapçı dükkanı vardı. Küçük Mustafa Mahallesi'nde, harçlıklarımızdan biriktirdiğimiz nispette, ilkokul ortaokul ve lise yıllarımın en tanıdık lezzeti Tarhan Usta Kebap Salonu'dur. Hala sık sık uğradığım bir mekan. Okul arkadaşım artık benden para almıyor. Muhabbetim var bu mekana. Uğramanızı tavsiye ederim.
Yeni Sanayide birde Numan Baba Kebap Salonu var. Sahabiye Mahallesi'nde de şubesi var. Tarz ve lezzet ağaçaltı kebapla benzer. Yeni Mahalle'de de bir sac kebapçısı var. Yeni Mahalle meydanının fuar tarafından girdiğinizde ilk sağa dönün yaklaşık elli metre sonra sağda. Belki adını bilemediğim yerini öğrenemediğim birçok yer vardır.

Buraları anlatışımdaki asıl sebep hepsinin bu işi ticaretten ziyade amatör bir ruhla geçmişine sahip çıkarak lezzetleri yaşatma isteğindendir. Afiyet, şifa olsun… i.r.